Muzaffer Ozak
Aşki
Mühür
isim
Anasayfa
Hayatı
Mürşidleri
Eserleri
Ses Arşivi
Fotoğraf Arşivi
Video Arşivi
 

Abdurrahman Sami Saruhani Hazretleri 

ABDURRAHMAN SÂMÎ SARUHÂNÎ UŞŞÂKÎ
(Kaddesallahu sırrahu'l âlî)
(1879 - 1934)

Abdurrahman Sâmî Efendi, 5 Mart 1879 (12 Rebiülevvel 1296)`da Manisa'da (o zamanki ismiyle Saruhan) dünyâya gelmişdir. Leyle-i Mevlid münâsebetiyle babasını tebrîke gelen Çöplü Dede nâmındaki veliyullah, “Efendim! Şimdi dünyâya gelen mahdûmunuzun ismi Abdurrahmân olsun” demesiyle, babası Âsım Efendi oğlunun ismini Sâmî ilâvesiyle "Abdurrahmân Sâmî" koymuşdur. Haremeyn vâlilerinden olan babası Âsım Efendi urefâ-yı tarîkatdan bir zât-ı muhteremdir. Dedesi ise Şeyh Ahmed Nûrî Efendi'dir. Vâlideleri cihetinden silsileleri, Seyyide Zeyneb Hazretlerine pederleri cihetinden silsileleri de Hazret-i Ömer Efendimize ulaşır. Niyâzî ise kendisine aldığı mahlastır.

İlk tahsiline memleketinde başlayan Sâmî Efendi bilâhere İstanbul'a gelerek Fatih Çifteayak Bahr-ı Sefîd Medresesine devam ederek Hacı Hüseyin Hüsnü Efendi'den ve zamanın allâmesi Hüseyin Necmeddin Pürzetî Efendi'den icâzet almışdır. Hüseyin Vassaf Efendi, seyr-i sülûku hakkında bizzat kendisinden naklen şunları kaydediyor :

"Kendi nakillerine nazaran, hadâset-i sinninden beri müdâvim-i zikr olup, bir gece âlem-i ma’nâda Fahr-i âlem (sallallâhu aleyhi ve selem) Efendimiz Hazretlerini rü'yet ile şeref-yâb olarak na’leyn-i şerîfini ihsân buyurduğu günden i'tibâren cezbe ve aşkı galebeye başlayıp bir mürşid taharrîsi sırasında işâret-i Peygamberî ile Çanakkale’de meşâyih-i Uşşâkiyye’den ve Âzâde Hazretleri sülâlesinden Ahmed Şücâeddîn Efendi’nin dâhil-i dâire-i reşâdeti olmuşdur. İlk mülâkâtı şöyle nakl ederler. Ahmed Şücâeddîn Efendi va'z ediyor imiş hitâm-ı va'zda mülâkî olup elini öptükte, 'Oğlum Sâmî! Ma’lûmâtım var. Nasîbinizi vermeye ma’nen me’mûrum' buyurup, bey’at vermişdir. Dört sene sülûkda bulunup, Tarîk-i Uşşâkî’den icâze almışlardır. Esnâ-yı icâzetde tâc-ı şerîfin biraz yüksekçe dikilmiş olmasına karşı, şeyhi kabûl buyurup Sâmî Efendi’ye giydirmiştir. Sâmî Efendi, Hazret-i Mısrî’yi rü’yâda görüp, elinden asâsını alır görmesiyle, şeyhi bunu hasen ta'bîr ederek, 'Oğlum! Ben ümmîyim. Senin icâze ismin Niyâzî’dir. Tâcın Niyâzî Hazretlerinin tâcı gibi uzunca olmasında beis yoktur. O Hazret'in de uzunca idi' buyurmuşlar imiş"

Abdurrahman Sâmî Efendi Hazretleri, Kasımpaşa'daki Yahyâ Kethüdâ Dergâhı Postnişînliğine tayin edilir ve tekkeler kapatılıncaya kadar burada vazîfe yapar. Ancak buradan aldığı maaşı kendisine harcamaz ve şeyhi Şücâeddin Baba'ya gönderir. Kendi geçimini ise elinin emeği ile karşılar.

Abdurrahman Sâmî Efendi Hazretleri aynı zamanda  kimyagerdir ve misk i'mâl edip kazancını buradan temin eder. Kimya ilmindeki kudreti yanında "ilm-i simyâ"da da yed-i tûlâ sâhibidir. Simyâ ilmine dâir birçok eser telif etmiş ancak irtihâline yakın ehil olmayan ellere geçer kaygısı ile hepsini imhâ etmişdir...

Sâmî Efendi Hazretleri, Arapça ve Farsça'ya şiir yazacak derecede vakıfdır. Nitekim bu dillerde yazılmış nutukları dîvânında görülmektedir. Arapça'ya vukûfiyetini gösteren diğer bir delil de meşhûr Kâfiye isimli kitaba bir şerh yazmasıdır.

Abdurrahman Sâmî Efendi'nin bir diğer özelliği de pek çok tarîkden mücâz oluşudur. Eskiden bu gibi zevâta câmiu't-tarîk tabir edilirdi. Kendisi ile bizzat görüşen Sefîne-i Evliyâ yazarı Hüseyin Vassâf Efendi bu hususu bizzat Sâmî Efendi'den şu şekilde rivâyet ediyor :

"Sâmî Efendi, şeyhine hitâben, 'Efendim! Dîğer tarîkatlardan da sâhib-i silsile olsam, müsâade buyurulur mu?' istîzânına cevâben 'Salâhî Efendimiz Hazretleri de cem' etmişdir. Esnâ-yı sülûkda olamazdı. Ba'de’l-icâze muhayyersin' yolunda müsâadede bulunmalarıyla dîğer tarîklerden de ayrı ayrı mazhar-ı icâze olmuş olduğunu hikâye etti"

Yine Hüseyin Vassâf Efendi, Sâmî Efendi'nin icâze aldığı turuk-i aliyye ve meşâyihini şu şekilde belirtiyor :

1. Nakşibendiyyenin Muhammed Can Kolu : Edirne’de Mihâl Bey Dergâhı şeyhi Ebubekir b. Halîl Efendi
2. Nakşibendiyyenin Behcetiyye Kolu : Hisâr Şeyhi Muhammed Nûrullâh Efendi
3. Kâdiriyyenin Karîbullah Kolu : Mısır meşâyihinden Ebu'l Envâr Feyzüddin Efendi'nin halîfesi Şeyh Hilmi Efendi
4. Kâdiriyyenin Muhyiddin ibn Arabî Kolu : Şeyh Hayrullah Efendi
5. Sa'diyye : Edirneli İsmail Rüşdî Efendi
6. Şa'bâniyye : İzmirli Şeyh Ahmed Efendi
7. Rufâiyye ve Bedeviyye : İzmirli Şeyh Mustafa Hilmî Efendi
8. Gülşeniyye : Edirneli Şeyh Şerefeddin Efendi
9. Şâzeliyye : Şeyh Hayrullah Efendi
10. Düssûkiyye: Şeyh Abdurrahman Kalenderî
11. Mevleviyye : Manisada medfûn merhûm İsmail Çelebi'nin ruhaniyyetlerinden
12. Halvetiyye'nin Uşşâki Kolu : Gelibolulu Ahmed Şücâeddin Efendi

Hazret, "küllü't-tarîk tarîkat-ı Muhammediyye" düstûru ile turuk-ı aliyyenin hepsini hak yol bilenlerden kâmil bir mürşid olduğundan aşağıdaki nutk-i şerîfinde âdetâ bu sırrı dile getirmişdir :

Dîdemiz giryân sînemiz sûzân
Rûhumuz hayrân Halvetîleriz

Cismimiz büryân derdimiz dermân 
Aşkımız burhân Celvetîleriz

Sırr ile seyrân şevk ile devrân
Ederiz her ân Kâdirîleriz

Mahremiz zâre bülbülüz yâre
Hârız ağyâre Rıfâîleriz

Bizdedir halvet yâr ile ülfet
Bulmuşuz vuslat Dussûkîleriz

Zikrimiz esmâ fikr-i müsemmâ 
Seyr-i "ev ednâ" Bedevîleriz

Hakk'ı çün bulduk nûr ile dolduk
Aşkla yoğrulduk Şâzelîleriz

Ölmeden öldük sonra dirildik 
Uçmağa girdik Mevlevîleriz

"Hayy" ü "Bâkî"yiz dost müştâkıyız 
Aşka sâkîyiz Nakşîleriz biz

Bizdedir "Âdem" İse'bni Meryem
Hem "ism-i a'zam" Bayrâmîleriz

On iki seyrân ideriz her ân
Ma'nâda sultân Vefâîleriz

Âşık-ı cânân mahrem-i irfân
Fakr ile pinhân Bektâşîleriz

Vahdete vâkıf kesreti sârif
Kenz-i ma'ârif Şa'bânîleriz

SÂMÎ ko halkı ara bul Hakk'ı
Yoludur aşkı Uşşâkîleriz

Bu nutk-i şerîf Uşşak makâmında bir ilâhî olarak bestelenmişdir. Arşivimizdeki ses kaydını sizlerle paylaşmak istiyoruz :

  

Yukarıda zikrettiğimiz gibi birçok tarîkattan mücâz (icâzet sâhibi, irşâda ehliyetli) olan Abdurrahmân Sâmî Efendi Hazretleri bu turuk-ı aliyyenin hakâikine de bi-hakkın vâkıfdır. Aşağıdaki nutk-i şerîfi bunun en açık delîlidir...

Hakâik-i Turuk-ı Aliyye Hakkında Bir Nutk-i Şerîfi

Abdurrahman Sâmî Efendi Hazretleri irşâdını Halvetiyyenin bir şubesi olan Uşşâkiyye usûlune göre yapar. Zor günlerde bile zikir meclislerini küşâd eder. Camilerde yatsı namazından sonra el ayak çekildikten sonra zikir meclislerine devam eder. Kendisine korkup korkmadığı sorulduğunda, "Bize bu vazifeyi şahıslar vermediler ki şahıslar istedi diye terk edelim" der. Tefsîrden hadîse, akâidden edebiyâta kadar pek çok sahada eser veren Sâmî Efendi'nin en önemli eserlerinden birisi de "Evrâdü'l Mukarrabîn" adını verdiği ve haftanın her günü için husûsî olarak tanzîm ettiği evrâdıdır. 

Tekkelerin ilgâsından sonra Abdurrahman Sâmî Efendi için zor günler başlamıştır. Yaşının genç olması, başta İstanbul ve Ege olmak üzere bağlılarının ve sevenlerinin çokluğu Şeyh Sâmî Efendi'nin takibi için yeterli bir sebeb olarak görülmüştür. Menemen hâdisesinde ser-halîfesi Bekir Sıdkı Visâlî ile beraber tutuklanırlar. Altı ay tutuklu kaldıkdan sonra berâat etmelerine rağmen artık bir kere mimlenmişlerdir. Hem Şeyh Sâmî Efendi hem de Bekir Sıdkı Efendi hayatlarının sonuna kadar takip altında tutulacaklardır.  Osmanlı dersiâmı olması hasebiyle kayd-ı hayat şartıyla vâizlik yapabilmek hakkı varken, bu hakkı da gasbedilir. 1934 yılında İstanbul'da dâr-ı bekâya intikal etmiştir. Kabr-i şerîfi Edirnekapı Şehidliğinde Mısır Tarlası olarak isimlendirilen bölümdedir. Ardında sayısız gözüyaşlı âşıkân ve muhibbân ile gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen birçok eser bırakmışdır.

İrtihâlinden birkaç gün önce kabri hakkında nasıl vasiyyet ettiğini ve ne şekilde vâsıl-ı dîdâr olduklarını Muzaffer Efendi Hazretleri Envârü'l Kulûb adlı kitabında anlatıyor...Bu ibretli hâtırâyı bu bağlantıdan okuyabilirsiniz...

Allah şefaatlerine nail eylesin...

Bu vesîle ile bu büyük velînin vuslatına Mehmet Demirhan Bey tarafından düşürülen tarihi teberrüken buraya kaydediyoruz :

Sâdiyâ sırrından Sübhân çıktı
"Abdurrahman Sâmî Saruhânî"
1353

Pek ârifâne bir nutk-i şerîfini Muzaffer Efendi Hazretleri Sabâ makâmında bestelemişlerdir. Ne mutlu bize ki bu bestenin Efendi Hazretlerinin sesinden bir kaydı arşivimizde bulunuyor :

  

Abdurrahman Sami Saruhani Hazretlerinin Kabr-i Şerifi Abdurrahman Sami Saruhani Hazretlerinin Kabr-i ŞerifiAbdurrahman Sami Saruhani Hazretlerinin Kabr-i Şerifi

Kabr-i Şerifleri

ESERLERİ

A. YAZMA HÂLİNDE KALAN ESERLERİ

1. Sırr-ı Tevhîd : Kitap müridlerine hitâben yazılmıştır.

2. Tefsîru'l-Kur'ân Tenvîrü'l-Beyân : Dili Türkçedir, birinci mukaddimede, sûre ve âyetin tarifleri yapılmıştır. İkinci mukaddimede tefsîr ile te'vîl ıstılahları arasındaki farklar dile getirilmiştir.Üçüncü mukaddimede tefsîr ilminin konusu, faydası ve gâyesi işlenmiştir.

3. Hadîs-i Erbaîn : Dört bâbdan müteşekkil kırk hadis derlemesidir. Birinci bâb, ezel ile ilgili hadisler, beş hadisden ibarettir. İkinci bâb, dünya hayatında ibadetlerle ilgili hadisler, onaltı hadisden ibarettir. Üçüncü bâb, dünya hayatında muamelatla ilgili hadisler, on hadsiden ibarettir. Dördüncü bâb, "la yezâl" ile alakalı hadisler, dokuz hadistir.

4. Tevcîhü'l-Âyati'l-Muhtelefi'z-Zâhir : Kur'ânda zâhiren birbirleriyle çelişen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklamakta ve gerçekte Kur'ân ayetleri arasında bir ihtilafın olmadığını göstermektedir.

5. Düstûr-i Bedi' : İki fasıldan ibarettir. yukarıdaki eserinin biraz daha hacimlisidir.

6. Sırri'l-Kadîr fî Îlmi'l-İksîr : Kimya ilmi ile ilgili bir eserdir. Bu eserde kimya ilmi islami bir açıdan incelenmiştir.

7. Kenzü'l-Âşıkîn : Hz.Peygamberin hadislerini manzum bir şekilde açıklar.

8. Şerhu'l-Emâlî : Kelam ile ilgili 32 varaklık kısa bir risaledir.

9. Şerhu'l-Kâfiye : İbn Hacib'in "Kâfiye"sinin şerhidir. Nahiv ilmi ile alakalıdır.

10. Fatiha Suresi Tefsiri (Eserin metnini de içeren bir yüksek lisans tezini e-kitaplık bölümüne ekledik)

Hayâtı ve Eserleri Hakkında Bir Kitap

B. MATBÛ' ESERLER

1. Mi'yâru'l Evliyâ : Kitap dört ana kısımdan oluşur. Birinci kısım şeriat, ikinci kısım tarikat, üçüncü kısım hakîkat hakkında olup tasavvuf ve sûfiyye ıstılahlarının tarif ve açıklamalarını içermektedir. Dördüncü kısım, marifetullahı avam, havas ve hâssu'l havassa göre açıklamaktadır.

2. Dîvân : İlâhî aşk, peygamber sevgisi, dervişlerin özellikleri, zühd ve tasavvuf büyükleri ile Kerbelâ hâdisesi gibi konular işlenmiştir. 1980 yılında Şahinler Vakfı tarafından bastırılmıştır.

3. Müntehabât-ı Sâmiyye : Muhtelif konularda derleme bir kitaptır.

4. Evrâdü'l Mukarrabîn : Dili arapça olup 93 sayfadır. Kitap Cuma gününden başlamak üzere haftanın yedi gününde müridlerce okunacak vird, dua ve salavât-ı şerîfeleri ihtivâ etmektedir.

5. El-Meslekü's-Sâmiyye Fî Sülûki'n-Nakşiyyeti'l Behâiyye ve'l-Halvetiyyeti'l-Hüsâmiyye : Nakşî ve Halvetî tarîkatlarına göre sülûkda başlangıçtan itibaren nefsin katettiği makamlar ile bu makamların anahtarları, ayet ve hadislerle anlatılmıştır.

6. Şerh-i Esrâr-i Esmâi'l-Hüsnâ : Esmâ-i Hüsnâ'nın kısaca manaları, kulun bu isimlerden alması gereken hisse, Esmâ-i Hüsna'nın şifâ olduğu hastalıklar anlatılmaktadır.

7. Binâ-yı İslâm : "İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir" hadisinden yola çıkarak islamın beş rüknü tafsilatlıca incelenmiştir.

8. Hediyyetü'l-Âşıkîn : Dört bâbdan müteşekkil 36 sayfalık bir eserdir. Birinci bâbda, îmân, islâm ve ehl-i sünnetin itikadı incelenmiştir. İkinci bâbda, islâmın beş rüknü tasavvufî bir üslûbla açıklanmış, bu rükünleri yerine getirmeme durumunda insanın karşılaşacağı cezâlar belirtilmiştir. Üçüncü bâbda, ahlakın menşei, tarifi ve çeşitleri incelenmiştir. Dördüncü bâbda, şeriat, tarikat, feyz, marifet, zikrullahın fazileti, mürşid-i kâmilin alametleri, evlilikte karşılıklı hak ve hukuktan bahseder.

9. Tuhfetü'l-Uşşâkiyye : Abdullah Salâhaddin Uşşâkî'nin eseri olup, Abdurrahman Sâmî Efendi tarafından tercüme edilmiştir.

Abdurrahman Sami Efendi'nin eserleri bunlarla sınırlı değildir. "Evrâd-ı Mukarrebin" isimli eserinin kapağında eserlerinin bir listesi verilmiştir. Buna göre elimize ulaşmayan eserleri şunlardır :

1. Şerh-i Nûniyye ed-Dürretü'l-Meknûniyye : Akâidle alakalı.
2. Kenzü'l-Ârifîn : Tasavvufla alakalı.
3. Risâle-i Hürriyyet.
4. Mihveri'l-Ulûm.
5. El-Mecâlisü's-Sâmiyye.
6. Cevâmiu'l-Kelîm.
7. Zübdetü'l-Ulûmü'l-Arabiyye.
8. Nâme-i Muharrem.
9. Medâricü's-Sâlikîn ve Meâricü'l-Vâsılîn

sami-saruhani-hz-2 

NUTK-İ ŞERÎFLERİ

Âb-ı sâfî ol seni bâlâ eder ebr-i füyûz

Aç gözün bak mülk-i câne anda cânân görünür

Açup dü dîde-i cânı o mihr-i bî-bahâyı bul

Âdem isen "alleme'l-esmâ" içinde kânı bul

Âdem ma'nâ dünyâ içinde a'zam ismdir esmâ içinde

Âdem olana dâd-ı Hudâ feyz-i kerâmet

Aldatmasın sûret seni sîretde ma'nâ olagör

Aldı âgûşuna hurşîd-i mehâsin-ârâ

Alem-i halk ile Hakk mecmu'a-i kübrâ vücûd

Anla ey cân ne için geldiğini kesrete sen

Âşıkın seyrânıdır firdevs ile tamûda Hû

Âşık isen hakîkat sen tal'at-i vahîde

Âşık oldum tâ ezel bir Yûsuf-i Ken'ân'a ben

Aşk ehli isen durma dermân yoludur bu yol

Aşk hâletiyle dâimâ mestâneyim hayrâneyim

Aşkın ateşiyle dolmuşum dostlar

Aşkını terk eylemez gönlüm perîşân olsa da

Aşk şarâbı ebedî âşıkı mahmûr eyler

Ayandır cevher-i zât istikâmetle ayârından

Bâb-ı lutfunda gedâyım yâ Resûlallah meded

Bâğ-ı vahdet sünbülistânında bâğbân olmuşuz

Bırakdın âşıkı hicrân nihân oldun ayân iken

Bidâyet nokta-i nûr-i Muhammed mebde'-i ulâ

Bî-misâl Allah eder ihsân ihsân üstüne

Bir gönülde olmasa envâr-ı 'aşk-ı Kibriyâ

Biz vahdetin mihmânıyız enfüsdedir âfâkımız

Bu aşk bir hâkim-i cândır ne derd-i bî-devâdır bu

Bulmaksa kemâl ilm ile tahsîl-i kemâl et

Cânlar yanar cânın atar pervânedir Mevlâm sana

Cân u dili hayrân eden nûr-i cemâlindir senin

Cemâl-i Hazret'in şems-i duhâdır yâ Resûlallah

Cemâl-i vahdet-i zâtın senin bî-intihâ deryâ

Cemâl-i zâtını her zerreler i'lân eder Allah

Cemâlullah ile mestân olanda ihtiyâr olmaz

Cemî-i enbiyânın serverisin yâ Resûlallah

Cihâna gelmeden maksûd özünü âdem etmekdir

Cilvegâh-ı Tûr-ı Hakk'ı bulmak istersen eğer

Cismimle her ısyânıma estağfirullahe'l-azîm

Cümle cânân içre cânân bir bana

Çeşme-i iksîr-i aşk-ı Kibiryâ'dır râbıta

Çeşm-i cân-ı âşıka nûr-i cilâsın yâ Huseyn

Çünki mâliksin bu akl-ı cevhere

Darbe-i zikr ile müstağrak olup mevtâlarız

Derdine dermân isteyen gelsin

Dervîşlerin amelleri şerî'at-ı Rahmân olur

Devâm et zikr-i Mevlâ'ya hayât-ı câvidânlıkdır

Dîdârını seyreyleyen göz mâsivâ görmez olur

Dîdemiz giryân sînemiz sûzân

Dilersen bahr-i zâtı seyr içün manevî zevrâk

Dilersen bulmağa bâb-ı rızâda sermedî pür feyz

Dilersen zât-ı Hakk'ı çek elin dünyâ vü ukbâdan

Dilersen zât-ı Hakk'ı kıl taleb âdemden ey tâlib

Dinle ey zâhirperest zarfdan murâd mazrûf imiş

Dostlar oldum dîvâne ben âşıkım Sübhân'e Mevlâ'ye

Dü cihânın mülkünü ta'mîr için mürşidiz

Dünyâya dalma encâmı hasret

Ehl-i derd-i nâtüvâna var mı sıhhatden lezîz

Elâ ey mefhar-i âlem sana kevn ü mekân âşık

Erişir vuslata dil zikr ile tenvîr olsa

Etdi beni aşkın bugün mestâneler mestânesi

Evvel ezel Vâfî Hudâ etmekde eltâfı Hudâ

Ey âşık-ı Hakk Allah de âh et

Ey bütün âlemlere sultân Muhammed Mustafâ

Ey gönül bezm-i ezel va'dini gel eyle vefâ

Ey kamer tâ-be-seher aşk ile bîdarsın niçin

Ey merd-i meydân-ı hakîkat ver haber ankâ nedir

Ey pâdişeh-i milk-i ebed nûr-i mukaddem

Ey şeh-i mülk-i nübüvvetde habîb-i ezelî

Ey vuslata tâlib olan şartın akdemidir mürşid

Ezel mahbûb-i Sübhânî Muhammed'dir Muhammed'dir

Ferd-i yektâdır celle celâluh

Feyz-i kuds-i zât-ı Hakk'a tâlib ol insân isen

Gam-ı dilsûz-i aşkdan puhtegânız zârımız yokdur

Garaz Hakk yolunda rızâdır rızâ

Garîk-i aşk-ı Hakk bilmez dalâletden malâletden

Gelin âşıklar devrân edelim

Gencîne olan diller vîrânedir âlemde

Gezme beyhûde sivâda eyle Sübhân'ı taleb

Gir tarîk-i aşk-ı Hakk'a evvelâ ol tâibûn

Gül-i bostân-ı ledünden al elif bâ tâ vü sâ

Hâk-i pâye arz-ı hâl etmek ne hâcet yâ Resûl

Hakk'dan seni dûr eyleyen cümle hicâbındır nefs

Hakk vahdetine eşyâ burhâna gelirler hep

Halkdan çekdim özümü Hakk'ın aşkından yâ hû

Halvetîyem kesretim vahdet ile pinhân olur

Hayâl-i Mâh-medârınla gönül dâim münevverdir

Hazret-i pîrân yolu Hakk'a gider kâfile

Her dü cihâne bîgâne âşık

Her kim ki diler eyleye tebyîn-i hakîkat

Her nefesde aşk ile giryân olup Allah derim

Her tecellî Zât-ı Hakk'ın zerre yok hâşâ abes

Hudâ'yı zikreder her ne vâr ise kuru ile yâş

Huzûru bulmadan sôfî eylersin tâatı heyhât

Iskât edemez kâmili halk mertebesinden

İster isen ref'-i nikâb varlık ile olmaz nasîb

İster isen vasl-u Hudâ gel mürşide gel mürşide

İşitdim nefha-i sûru dirildi cümle-i mevtâ

Kâinâta hep velînimetdir Âl-i Mustafâ

Kalbi cilâ et âyine olsun

Kevser verilir Hakk'dan içdin mi şarâbı sen

Kim bulur cânâneyi aslında mi'râc etmeden

Kitâb-ı kâinâtdan akseden fermâna ol sâmi'

Kudûmunla bulundu Hakk visâli yâ Resûlallah

Lutfunda kahrında enîsim Allah

Mecnûn olan meftûn olan her gördüğün Leylâ görür

Meftûn olanlar sen mihr-i tâbe minnet eder mi hiç âfitâbe

Mest-i aşkın reh-i sahrâya düşer döne döne

Mihr-i hüsnün tâlib-i irfâna bir nâtık kitâb

Muhabbet bezmine dil ver perîşân olmak istersen

Muhabbet eyledi Mevlâ biline kenz-i lâ yefnâ

Muhabbetle bakan gözler ne noksan ne kusur görmez

Muharremdir tecellîgâh-ı Mevlâ

Nâil olmaz vuslata ma'nâda dil olmadıkça aşkına üftâde dil

Nâr-ı kübrâdır hakîkat âşıka ihrâk-ı aşk

Nefsin idrâk etmeyen irfânı bilmez kandedir

Ne şândır Allah Allah âşikâr olan cemâlinde

Neye etsem nazar şâhım gönül hep sendedir sende

Nûr-i vahdet şemsini sîretde a'mâ görmedi

Nûr-i tevhîd ile pâk et kalbini eyle debbâğ

Ol Müste'ân Rabbi'r-Rahîm Allah Mu'în Allah Kerîm

On sekiz bin âlemi izhâr eden Rabb-i Celîl

Pür kâr bismillahirrahmânirrahîm

Rütbe-i süflâyı geç kurbiyyet-i a'lâya gel

Sâliki idlâl eder mürşidi noksân olsa

Sana hep bendedir cümle halâyık yâ Resûlallah

Sanma gelen bu âleme insân gelir insân gider

Sayd u bend oldu meğer bir şâh-ı hûbâne gönül

Senin nûrunla fetholdu bidâyet yâ Resûlallah

Senin aşkınla ey mâhım gönül hep ağlamak ister

Seninle buldu âlemler kıyâmı yâ Resûlallah

Seyyidü'l-kevneyn Muhammed âlemin sultânına

Şem'-i cemâlin nûruna pervâne geldim tâ ezel

Sivâya meyl ü rağbetden kulûb-i asfiyâ mahfûz

Subha-i hubb-i sivâdan bulmak istersen halâs

Sûretâ sugrâ vücûdun cümle ekvân sendedir

Şems-i nûr-i ezel imkânla mümted görünür

Şuhûdun kul hüvallah âyetidir yâ Resûlallah

Tâ ezel bir lâ-misâl şâne te'abbüd etmişem

Tâ ezel ma'şûk edindim Hazret-i Allah'ı ben

Tâ ezelden rûh-i kudse nûr-i Subhân'dır edeb

Tâlibâ gezme sivâda nokta-i irşâda gel

Tâlibâ vuslat dilersen âleme bîgâne ol

Tavrımız etvâr-ı Hakk'dır sırrımız îkân-ı Hû

Tecellî sırrına âgâh eder envâr-ı mahviyyet

Tecelliyâta dilde nûr-i tevhîdden cilâ ister

Temevvüc etdi zâhir oldu imkân-ı vahdetin nûru

Üftâdegân-ı aşka bir ân olur mu râhat

Vahdet gül-i gülzârının dîvânesi mecnûnuyam

Vech-i Hakk'ı hep mezâhirde temâşâ kılmışız

Velâyet imâmı Ali'dir Ali

Üftâde dilim şikar oldu

Yâ delîle'l-halki bi hakki'l-mübîn

Yanar âteşlere hisseylemez pervâne-i aşkın

Yâ Rabb beni vahdet-i kübrâya erişdir

Yâ Resûlallah zuhûrunla zuhûr-i kâinât

Yazılmış âyet-i hüsnünde nûr ile elif-lâm-mîm

Zât-ı Hakk'dan yeyz-i zâtî-yi Hudâ'dır râbıta

Zâtına fânî olup er sırr-ı beytullah budur

Zevk-i aşk meczûbu buldu âlem içre âlemi

Zikr-i Hakk vâsıtadır âlem-i bâlâya sana

Zikr ile âyine-veş her kim ki oldu sîne-saf